Kişiselleştirilmiş tedavi kavramı, son yıllarda tıp dünyasında ve kamuoyunda giderek daha sık dile getirilmektedir. Ancak bu artan görünürlük, kavramın her zaman doğru anlaşıldığı anlamına gelmemektedir. Kimi zaman kişiselleştirilmiş tedavi; her birey için kesin, hızlı ve sorunsuz bir çözüm sunan bir yaklaşım gibi algılanabilmektedir. Oysa kişiselleştirilmiş tedavi, her hastalık için mucizevi bir çözüm değil; kanıta dayalı tıp ilkeleri doğrultusunda, bireysel farklılıkları dikkate alan bilimsel bir tedavi planlamasıdır.

Modern tıpta hastalıkların aynı başlık altında toplanmasına rağmen, her bireyde farklı biyolojik özellikler gösterebildiği bilinmektedir. Aynı tanıyı alan iki hastanın hastalık seyri, tedaviye verdiği yanıt ve yaşadığı yan etkiler birbirinden farklı olabilir. Kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımı, bu farklılıkları anlamayı ve tedavi kararlarını buna göre şekillendirmeyi amaçlar.

Özellikle onkoloji alanında, kişiselleştirilmiş tedavi kavramı önemli bir yer tutmaktadır. Hastanın genetik özellikleri, tümörün biyolojik yapısı ve moleküler özellikleri, hangi tedavinin hangi hastada daha etkili olabileceğine dair yol gösterici bilgiler sunar. Ancak bu durum, standart tedavi yaklaşımlarının tamamen geçersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine kişiselleştirilmiş tedavi, mevcut standart uygulamaların hangi hasta gruplarında daha etkili ve daha güvenli olabileceğini belirlemeyi hedefler.

Bu noktada önemli bir ayrım yapılmalıdır: Kişiselleştirilmiş tedavi, bireye özel geliştirilen deneysel uygulamalarla karıştırılmamalıdır. Sağlık politikaları açısından bu yaklaşım; bilimsel kanıtlarla desteklenen, klinik rehberlerle uyumlu ve etik sınırlar içinde uygulanması gereken bir yöntemdir. Kanıta dayalı olmayan uygulamaların kişiselleştirilmiş tedavi adı altında sunulması, hem hasta güvenliği hem de sağlık sistemine duyulan güven açısından ciddi riskler barındırır.

Etik açıdan bakıldığında, kişiselleştirilmiş tedavinin en önemli sorumluluğu doğru ve gerçekçi bilgilendirmedir. Hastaya, tedavinin olası faydaları kadar sınırlılıkları ve riskleri de açıkça anlatılmalıdır. Kişiselleştirilmiş tedavi, belirsiz vaatler, kesin sonuç beklentileri ya da umut tacirliği üzerinden tanımlanmamalıdır. Aksine bu yaklaşım, hastanın tedavi sürecine bilinçli şekilde katılmasını destekleyen şeffaf bir iletişim gerektirir.

Kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımı, doğru uygulandığında hastahekim ilişkisinin güçlenmesine katkı sağlar. Hastanın kendi tedavi sürecini daha iyi anlaması, karar mekanizmalarına daha aktif katılması mümkün hâle gelir. Bu durum, yalnızca tedaviye uyumu artırmakla kalmaz; hastanın psikolojik olarak da süreci daha sağlıklı yönetmesine yardımcı olur.

Sonuç olarak kişiselleştirilmiş tedavi, bilimsel temellere dayandığında ve etik ilkeler çerçevesinde uygulandığında modern tıbbın güçlü yaklaşımlarından biridir. Ancak bu kavramın doğru anlaşılması ve doğru kullanılması büyük önem taşır. Kişiselleştirilmiş tedavi; abartılmış beklentiler değil, bilgi, şeffaflık ve bilimtemelinde ele alındığında gerçek değerini bulur.